“İnsan çocukluğunu geride bırakabilir; fakat çocukluğunda öğrendiği ilişki biçimlerini her zaman geride bırakamaz.”
Bir çocuğun büyüdüğü ev, yalnızca yaşadığı yer değildir.Aynı zamanda ilk ilişki okuludur.Çocuk orada sevilmeyi öğrenir.Kırılmayı öğrenir. Özür dilemeyi, affetmeyi, öfkelenmeyi, susmayı, konuşmayı ve sınır koymayı öğrenir. Üstelik bunların çoğunu kimse ona oturup öğretmez. Çocuk, gördüğünü öğrenir. Anne babasının bir anlaşmazlık karşısında nasıl davrandığını izler. Birbirlerine nasıl baktıklarını, nasıl konuştuklarını, ne zaman sustuklarını, ne zaman sarıldıklarını kaydeder.
Bazen de evin sessizliğini öğrenir. Bir sorun olduğunda kimsenin konuşmadığı bir evde büyüyen çocuk, zamanla susmanın bir çözüm olduğuna inanabilir. Duyguların küçümsendiği bir evde büyüyen çocuk, yetişkin olduğunda kendi duygularını bile sorgulayabilir. “Abartıyor muyum?” . “Buna gerçekten üzülmeli miyim?”. “Bunu söylemek sorun çıkarır mı?”
Sevginin başarıya, itaate ya da beklentileri karşılamaya bağlandığı bir evde büyüyen çocuk ise sevgiyi bir hak değil, kazanılması gereken bir ödül gibi algılayabilir. Ve yıllar sonra karşımıza yetişkin bir insan olarak çıkar. Belki çok başarılıdır. Belki çok güçlüdür. Belki herkes onu “ne kadar fedakâr” olduğu için takdir ediyordur. Ama ilişkilerinde sürekli kendinden veriyordur. Çünkü çocukken öğrendiği cümle şudur: “Sevilmek istiyorsan uyum sağlamalısın.” İşte yetişkinlikteki birçok ilişki çatışmasının kökünde, yalnızca bugünün problemi değil, geçmişten taşınan bu görünmez öğrenmeler vardır.
Bir tartışmada neden hemen savunmaya geçiyoruz? Neden bazı insanlar en küçük eleştiride kendisini değersiz hissediyor?. Neden bazıları sorun olduğunda konuşmak yerine günlerce susuyor? Neden bazı insanlar “hayır” demeyi bir türlü öğrenemiyor? Neden bazıları karşısındaki insanın sevgisini kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyor?
Çünkü insan çoğu zaman yaşadığı şeyle nasıl başa çıkacağını da ailesinden öğreniyor. Fakat burada çok önemli bir ayrım var: Geçmişimiz davranışlarımızı açıklayabilir; ancak onları sonsuza kadar belirlemek zorunda değildir. Çocukken öğrendiğimiz iletişim biçimi, yetişkin olduğumuzda değiştirilemez bir kader değildir. Örneğin ;
- Bize bağırılarak konuşulduysa, sakin konuşmayı öğrenebiliriz.
- Sorunlar halının altına süpürüldüyse, konuşmayı seçebiliriz.
- Özür dilemenin zayıflık olduğu öğretildiyse, “Hata yaptım.” diyebilecek kadar güçlü olabiliriz.
- Sevginin koşullara bağlı olduğu hissettirildiyse, sevginin kontrol etmek değil, güven vermek olduğunu yeniden öğrenebiliriz.
Büyümek çocukken öğrendiğimiz bazı şeyleri yeniden değerlendirebilmektir. Ailemizi ve kendimizi suçlamak için değil sadece anlamak için… Çünkü çoğu anne baba da kendi çocukluğunun izlerini taşır. Onlar da kendilerinden önceki nesillerden öğrendikleriyle ebeveynlik yapmış olabilirler. Bu nedenle “Bana bunu yaptılar.” diyerek geçmişte kalmamalı ; “Bunun bende bıraktığı iz bugün ilişkilerimi nasıl etkiliyor?” diye sorabilmeliyiz.
Belki bugün partnerimize kızdığımızda aslında yalnızca onun söylediği cümleye tepki vermiyoruzdur. Belki yıllar önce duyduğumuz bir cümlenin yankısı vardır içimizde. Belki bugünkü reddedilme korkumuz, bugünün ilişkisine ait değildir. Belki bugün “Beni neden anlamıyorsun?” derken, çocukluğumuzdaki “Beni kimse anlamıyor.” duygusu konuşuyordur. Bu yüzden insanın kendisine sorabileceği bazı sorular vardır ki, cevaplarından daha değerlidir:
- Ben tartışırken ne yapıyorum?
- Kırıldığımda konuşuyor muyum, yoksa uzaklaşıyor muyum?
- Sevilmek için kendimden vazgeçiyor muyum?
- Sınır koyduğumda neden suçluluk duyuyorum?
- Karşımdaki insanın davranışını mı yaşıyorum, yoksa geçmişte öğrendiğim bir korkuya mı tepki veriyorum?
- Bugün kurduğum ilişkiler, çocukken gördüğüm ilişkilerin bir tekrarı mı?
Bu soruların cevabı bazen insanı rahatsız edebilir. Ama farkındalık zaten her zaman rahatlatıcı değildir. Bazen önce rahatsız eder. Sonra düşündürür. Sonra dönüştürür. Çünkü fark edilmeyen döngüler tekrar eder. Fark edilen döngüler ise değiştirilebilir. Bir çocuğa bırakabileceğimiz en değerli miras, kusursuz bir aile değildir. Çünkü kusursuz aile yoktur.
En değerli miras; duyguların konuşulabildiği, hataların kabul edilebildiği, özrün bir güç göstergesi olduğu, sevginin korkuyla karıştırılmadığı ve sınırların saygıyla karşılandığı bir ilişki biçimidir. Çocuklar bizim söylediklerimizi unutabilir ama bizim birbirimizle nasıl konuştuğumuzu, çatışmayı nasıl yönettiğimizi ve sevginin evin içinde nasıl hissettirdiğini uzun süre hatırlayabilirler.
Bu yüzden belki de çocuklarımızı değiştirmeye çalışmadan önce, onların gözlerinin önünde nasıl bir ilişki kurduğumuza bakmalıyız. Çünkü çocuklara verdiğimiz en güçlü eğitim, çoğu zaman söylediğimiz cümlelerden çok onlara yaşattığımız ilişkidir.
“Ben böyleyim” dediğimiz birçok şey, aslında “Bana böyle olmayı öğrettiler.” demekten ibarettir. İşte değişim tam o cümlenin ardından başlar çünkü geçmiş bizim ilk hikâyemiz olabilir.
“Ama son hikâyemiz olmak zorunda değildir.”
Sosyal Hizmet Uzmanı & Aile ve Çift Danışmanı
Semanur GönenbabaÖlçüm

18:34
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM