Bir şehri tanımak için sokaklarında yürümek yetmez.
O şehrin taşına sinmiş hatırayı, toprağına gömülmüş tarihi ve insanının dilinde yaşayan kültürü de bilmek gerekir.
Nevşehir’e dışarıdan gelen bir göz, önce peribacalarını görür. Göreme’nin vadilerini, Uçhisar’ın kalelerini, Avanos’un çömleklerini, Ürgüp’ün taş evlerini seyreder.
Güzel…
Fakat bütün bunları yalnızca seyretmek, Kapadokya’yı anlamaya yetmez.
Çünkü Kapadokya bir manzara değildir.
Kapadokya bir hafızadır.
Bu topraklarda yalnız taşlar değil, asırlar konuşur.
Vadiler yalnız rüzgârı değil, geçmişin sesini taşır.
Yer altı şehirlerinin karanlık koridorlarında yalnızca eski insanların izlerini değil, Anadolu’nun binlerce yıllık mücadelesini de görürüz.
Ve biz, bu topraklarda yaşayan insanlar olarak, bize bırakılmış mirasa yalnızca turist gözüyle bakamayız.
Çünkü vatan, seyredilecek bir manzara değil; uğruna yaşanacak ve uğruna bedel ödenecek bir emanettir.
TURİZMİN RUHU OLMALIDIR
Bugün turizmden söz ederken çoğu zaman turist sayısını, yatak kapasitesini, doluluk oranlarını ve ekonomik getiriyi konuşuyoruz.
Bunların hepsi gereklidir.
Fakat bir şeyi unutursak, elimizde yalnızca kalabalıklar ve rakamlardan ibaret bir turizm kalır:
Kültür.
Bir millet kendi kültürünü anlatamıyorsa, başkalarının anlattığı hikâyede figüran olmaya mahkûmdur.
Kapadokya’yı dünyaya tanıtmak istiyorsak yalnızca “dünyanın en güzel coğrafyalarından biridir” demek yetmez.
Sormalıyız:
Bu topraklar bize ne anlatıyor?
Bu şehirlerin hafızasında ne var?
Anadolu’nun Türkleşmesiyle birlikte burada hangi medeniyet anlayışı doğdu?
Selçuklu’nun taş işçiliği, Osmanlı’nın şehir kültürü, Türk-İslam medeniyetinin vakıf ve imar anlayışı bugün bize ne söylüyor?
İşte turizm burada anlam kazanır.
Çünkü turist yalnızca misafir değildir; aynı zamanda bizim kültürümüzle karşılaşan bir insandır.
Ona ne gösterirsek onu görür.
Ne anlatırsak onu bilir.
Neyi saklarsak ondan habersiz ayrılır.
MİLLİYETÇİLİK, TARİHİ BİR SORUMLULUKTUR
Milliyetçilik, geçmişin büyük isimlerini anıp birkaç güzel söz söylemekten ibaret değildir.
Milliyetçilik, tarihten sorumluluk çıkarmaktır.
Atalarımızın bıraktığı eseri korumak…
Dilimize sahip çıkmak…
Çocuklarımıza tarihini öğretmek…
Şehrimizin kültürünü yozlaştırmadan geliştirmek…
Ve en önemlisi, kendimize ait olanı başkasının beğenisine göre şekillendirmemek.
Bir milletin büyüklüğü yalnızca sahip olduğu topraklarla ölçülmez.
O toprağın üzerinde bıraktığı izlerle ölçülür.
Nevşehir’in bugün yapması gereken de budur.
Kapadokya’yı yalnızca daha fazla turistin geldiği bir bölge hâline getirmek değil; Türk kültürünün, Anadolu tarihinin ve Nevşehir kimliğinin dünyaya doğru anlatıldığı bir merkez hâline getirmek.
Çünkü ekonomik kazanç geçicidir.
Fakat kültür kalır.
Para el değiştirir.
Binalar eskir.
Turistler gelir ve gider.
Ama bir milletin hafızası yaşarsa, o millet yaşamaya devam eder.
KAPADOKYA’YI KORUMAK, KENDİ HAFIZAMIZI KORUMAKTIR
Bugün Kapadokya’nın korunmasından söz ederken yalnızca doğal güzelliklerden bahsetmemeliyiz.
Peribacasını korumak kadar hikâyeyi korumak da önemlidir.
Taşı korumak kadar dili korumak…
Vadileri korumak kadar türkülerimizi korumak…
Tarihî yapıları korumak kadar onları gelecek nesillere anlatacak insanları yetiştirmek…
Bunların hepsi aynı davanın parçalarıdır.
Çünkü bir millet önce eserlerini kaybeder, sonra hikâyelerini unutur.
Hikâyelerini unutunca da geçmişiyle arasındaki bağ kopar.
İşte asıl tehlike budur.
Bir gün Kapadokya’nın bütün vadileri yerli yerinde durabilir.
Peribacaları hâlâ ayakta olabilir.
Oteller dolu olabilir.
Gökyüzünde yüzlerce balon uçabilir.
Fakat eğer bu toprakların ruhunu anlatamazsak, elimizde yalnızca güzel bir manzara kalır.
Manzarası güzel, hafızası boş bir memleket ise büyük bir kayıptır.
NEVŞEHİR’İN GELECEĞİ
Nevşehir’in turizm geleceğini yalnızca turist sayısında aramamalıyız.
Daha nitelikli turizmde aramalıyız.
Daha bilinçli rehberlerde…
Daha güçlü müzelerde…
Daha iyi korunan tarihî yapılarda…
Yerel ürünlerin, el sanatlarının ve geleneklerin yaşatılmasında…
Ve çocuklarımızın kendi şehirlerinin tarihini öğrenmesinde…
Bir Nevşehirli çocuk, Kapadokya’yı yabancı bir turistten daha iyi tanımalıdır.
Kendi şehrindeki bir kervansarayın ne olduğunu bilmeli.
Avanos çömlekçiliğinin hikâyesini bilmeli.
Ürgüp’ün, Göreme’nin, Uçhisar’ın tarihini bilmeli.
Çünkü kendi memleketini tanımayan bir neslin, memleketine sahip çıkması beklenemez.
Bizim asıl meselemiz budur.
Turizm yalnızca dışarıdan geleni ağırlamak değildir.
Turizm aynı zamanda içeride yaşayanlara, “Sen nasıl bir mirasın üzerinde yaşadığını biliyor musun?” sorusunu sordurmaktır.
SON SÖZ
Kapadokya bize gökten düşmedi.
Bu toprakların her karışında geçmişten bugüne uzanan bir hikâye var.
Biz o hikâyenin son sayfası değiliz.
Biz, geçmiş ile gelecek arasındaki satırız.
Bizden önce yaşayanların bıraktığı emaneti taşıyor, bizden sonra geleceklerin hakkını koruyoruz.
Bu sebeple Nevşehir’in turizm meselesi aynı zamanda bir kültür meselesidir.
Kültür meselesi ise doğrudan doğruya bir millî meseledir.
Kapadokya’yı dünyaya açalım.
Ama kendimize kapatmayalım.
Dünyadan misafir ağırlayalım.
Ama kendi değerlerimizi misafir etmeyelim.
Turizmden kazanalım.
Ama kültürümüzden kaybetmeyelim.
Çünkü günün sonunda elimizde ne kadar para kaldığından daha önemli bir soru vardır:
Bize emanet edilen Nevşehir’i, bizden sonrakilere nasıl teslim edeceğiz?
Cevabımız, bugün yaptıklarımızda saklıdır.
Ve unutmayalım:
Bir milletin vatanı, yalnızca sınırlarla değil; hatıraları, eserleri, dili ve ülküsüyle yaşar.
Kapadokya’nın taşları konuşuyorsa, onları dinlemek bizim vazifemizdir.
Çünkü o taşlarda yalnız geçmiş yoktur.
Geleceğin emaneti de vardır.

12:38
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM