Çağın sessiz ve en yaygın vebâsı, artık görünmeyen virüsler değil, ekran ışığının maviliğinde, parmak uçlarımızla ürettiğimiz o kusursuz sahte neşelerdir. Sokağa çıktığımızda herkesin hayatından memnun, gülümseyen, dertsiz birer tablo gibi ortalıkta dolandığını görürüz. Oysa bu manzaralar, modern insanın içine gömdüğü enkazın üstüne örtülmüş tül perdelerden ibarettir.
Mutsuzluk, utanılacak bir kusur gibi karanlık odalarda saklanırken, mutluluk, pazar tezgahlarında sergilenen ucuz bir metaya dönüşüyor. Gülümsemeler çoğalırken sevinç azalıyor, fotoğraflar güzelleşirken hayatın kendisi soluyor. Artık mutluluğu yaşamak kadar, hatta bazen yaşamaktan daha fazla, mutlu olduğumuzu kanıtlamakla ilgileniyoruz.
“İnsan, ruhundaki boşluğu eşyayla, vitrinle ve en çok da onaylanma arzusuyla yamamaya çalıştıkça, kalbindeki rüzgâr daha da sert esmeye başlar” diyor Doğan Cüceloğlu. Bu tezat, yalnızlaşan bireyin aidiyet çığlığıdır. Köyün, mahallenin o sıcak ve gözetleyen ama güven veren sıkışmışlığından sıyrılıp megapollerin neon ışıklı yalnızlığına hapsolan insan, toplumsal bağlarını yitirdikçe dijital bir cemaatin kurbanı haline geldi.
Komşusuna “Nasılsın?” bile diyemeyenler, milyonlarca yabancının kalp emojisine sığınarak var olmaya çalışıyor. Sosyal medya, modern dünyanın en büyük pazar yeri olmuş durumda. Buralarda ruhlar vitrine konup, beğenilerle tartılmaya ve en acısı, en çok kanayan yaralar en parlak filtrelerle cilalanarak satılmaya başlandı.
Bu durum, içerideki çölü dışarıdaki bahçeyle örtme çabasından başka bir şey değildir. Birey, çocukluğunda alamadığı o koşulsuz kabulü ve sevgiyi, yetişkinlikte sanal bir kalabalığın alkışında aramaktadır. “Kendiyle baş başa kalmaktan korkan insan, başkalarının gürültüsünde kaybolmayı huzur sanır.”
Sosyal medyada fotoğraflarımız ne kadar mutluysa, içimizdeki ses o kadar cılız ve ürkektir. Kişi, kendi karanlığıyla yüzleşmekten kaçtıkça, paylaştığı her neşe kırıntısı aslında içerideki derin hüznün bir imdat çağrısına dönüşür “Mutluluk, aranılan bir hedef değil; içimizdeki kör düğüm çözüldüğünde kendiliğinden akan berrak bir nehir gibidir. Onu filtreler arkasında aramak, kurak bir çölde serap izlemekten farksızdır.” diyor Kemal Sayar.
Bugün hayatlarımız, içi boşaltılmış vitrin mankenlerinin defilesidir. Üstümüzde en şık kıyafetler, yüzümüzde kaskatı kesilmiş tebessümler vardır ama içimizdeki rüzgâr tık nefes kalmıştır. Mutluluk artık bir hal değil, bir estetik pozdur. İnsan, kendi ruhunun mezar kazıcısı olmuş; her mutlu fotoğraf karesi, gömülen gerçek duyguların üzerine dikilen rengârenk yapma çiçeklerden birer çelenk haline gelmiştir.
Zaman, hızla akıp giderken ruhlarımız bu hızın arkasında toz bulutu gibi savrulmaktadır. Tüketim kültürü, sadece eşyaları değil, acılarımızı, sevinçlerimizi ve hatta yas tutma biçimlerimizi bile tektipleştirdi. Artık hüzün bile estetik bulunmalı, keder bile bir “mood” olarak pazarlanmalıdır. Acı çekmenin bile hakiki olduğu o eski zamanlar, tarihin tozlu raflarına kaldırıldı; şimdi her şeyin bir “filtresi”, her kederin bir “konsepti” olmak zorunda.
Bu coğrafyanın insanı, tarihin yükünü ve bugünün belirsizliğini sırtında taşırken, bir de dijital dünyanın bu acımasız kıyaslama rejimiyle ezilmektedir. Eskiden dertler paylaşılarak azalır, sevinçler imece usulü çoğaltılırdı. Şimdi ise herkes kendi dijital adasının kralı, ama aynı zamanda o adanın tek mahkûmudur. “Kalabalıklar içinde yapayalnız kalmak, modern insanın bizzat kendi elleriyle ördüğü en konforlu hapishanedir.” Gözlerimiz ekranda, kulaklarımız dışarıdan gelecek onay seslerindedir. Oysa asıl duymamız gereken ses, ruhumuzun derinliklerinden gelen imdat çığlığıdır.
Çarenin reçetesi, yine o çok korktuğumuz sessizliğin ve hakikatin içindedir. Ekranları karartıp o parıltılı aynalardan gözümüzü ayırdığımızda karşılaştığımız ilk manzara, kendi eksikliğimiz ve kırılganlığımız olacaktır. İnsan, kusurlarıyla, acılarıyla ve sahtelikten arınmış gözyaşlarıyla güzeldir. Mükemmel görünen hayatların peşinden koştukça, aslında hayatın ta kendisini kaçırdığımızı fark etmek zorundayız.
Çağın bu vebâsından kurtulmanın tek yolu, o kusursuz karelerin arkasındaki gerçek insanı kucaklamaktır. Gülümsemeyen fotoğraflarımız, ağlamaktan korkmayan gözlerimiz ve filtresiz hallerimizle yeniden insanlaşmak zorundayız. “Gerçek hayat, beğen butonunun basılmadığı, rüzgârın yüzümüze çarptığı, kalbin sahiden attığı o sessiz ve kusurlu andır.” Unutmayalım ki; ruhun şifası vitrinde değil, içerideki o loş ve onarılmayı bekleyen odadadır.

12:30

TURIZM
EKONOMI
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM
GÜNDEM